Buradanara Paylaşımları

M.S 1. yüzyıl Roma stoacılığının başta gelen temsilcileri arasında Seneca ve Marcus Aurelius ile birlikte Epiktetos vardır. Sonradan filozof olan bu eski köle hiçbir şey yazmamıştır, ancak öğrencileri onun düşüncelerini, iki bin yıldır insan nesillerinin yaşamasına yardımcı olan iki kitapta toplamıştır: Sohbetler ve Enkheiridion. Enkheiridion şu ünlü cümleyle açılır: “Bazı şeyler bize bağlıdır, bazı şeyler ise bize bağlı değildir. Bize bağlı olan şeyler varsayım, dürtü, arzu ve kaçınma ve kısaca eylemimizle belirlenen her şeydir. Bize bağlı olmayan şeyler ise bedenimiz, mal varlığımız, ünümüz, makamımız ve kısaca eylemimizle belirlenmeyen her şeydir.” Bu temel ayrım, bir yaşam etiği inşa etmeyi ve her koşulda dinginliği korumaya çalışmayı mümkün kılar. Nitekim bana bağlı olan şeylere, yani düşüncelerime, arzularıma, duygularıma göre hareket etmekte özgürümdür. Aynı şekilde sahip olduğum kapasitelere ve eyleme imkânlarıma göre hareket etmek de özgürlüğüm dahilindedir: Bir adaletsizliğe karşı mücadele etmek, hastaysam kendime bakmak, bana uygun mesleği veya yaşam tarzını seçmek vb. Buna karşılık, beden sağlığım tamamen benim irademe veya sorumluluğuma bağlı değildir (kazalardan, genetik hastalıklardan, virüslerden vb. kaçınamam), tıpkı toplumsal tanınma ve elbette (kıtlık, salgın, savaş, deprem gibi) kolektif trajedilerin de bana bağlı olmaması gibi. Stoa felsefesi, bize bağlı olan her şey konusunda taşıdığımız sorumluluğun bilincine varmamızı ve bize bağlı olmayan şeyler yüzünden kendimizi harap etmenin anlamsızlığını kavramamızı amaçlar.

Bu nedenle, çetin bir sınavla karşı karşıya kaldığımda, bana bağlı olana, yani duygularıma ve dış dünya üzerindeki eylem gücüme uygun şekilde hareket etmem gerekir. Öte yandan, başıma gelen ne kadar üzücü olursa olsun, kontrol edemediğim ve bana bağlı olmayan şeyleri de kabul etmem gerekir. Örneğin ciddi bir hastalığa yakalanırsam, iyileşmek için elimden gelen her şeyi yapar ve bu zorlu sınavla iç dünyamda en iyi şekilde baş etmek için zihnimi ve duygularımı mümkün mertebe yatıştırmaya çalışırım. Ama bu hastalığın tedavisi olmadığını ya da sakat kalma ihtimalimin bulunduğunu öğrenirsem, durumu inkâr ya da reddetmektense kabullenmek daha iyidir. Çünkü gerçeği reddetmek acımızı iki katına çıkarır: Bizi etkileyen musibetten çektiğimiz ıstıraba, tüm ağırlığıyla üzerimize çöken gerçeği inkâr etmenin ya da yadsımanın yol açtığı psikolojik ve manevi çöküntü eklenir. Epiktetos bu hali tasvir etmek için, kaderin amansız gücünü temsil eden iki öküzün çektiği bir arabaya bağlı bir köpek imgesi kullanır. Köpek sağa gitmek istediğinde araba sola dönerse, o da bunun üzerine arzusu uyarınca bütün gücüyle ipe asılırsa, öküzlerin şiddetli tepkisiyle karşılaşarak onların gittiği yönde gitmek zorunda kalır ve boğazını kesen ip canını acıtır. Ama bir kere arabayı takip etmekten başka çaresi olmadığını anladığında, iradesi dışında sürüklenerek acı çekmek yerine, arabanın arkasında uygun bir hızda zahmetsizce yol alabilir. Başka bir deyişle, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek daha iyidir. Ancak burada kabullenmek; boyun eğmek, acı içinde katlanmak değil, hayata “evet” diyerek özgürce hareket etmek manasına gelir. Bu aynı zamanda bizi öfke veya üzüntüden kurtaran içten bir “evet”tir. Fakat bu kabulleniş, vuku bulan her şeyin, Tanrı’nın iradesini yansıttığı için iyi olduğu düşüncesiyle edilginliği besleyen dini kadercilikle de bir tutulmamalır.

Bu şekilde anlaşılan kabullenme, kadercilik veya teslimiyetten bambaşka bir şeydir. Bilinçli, sorumlu, her şeyden önce de sevgi dolu bir karardır bu. Hayatı sevdiğim için onu tüm renkleri ve tüm boyutlarıyla kabul ediyorum: Sevinçler ve üzüntüler, inişler ve çıkışlar, iyi ve kötü zamanlar, hepsi hayata dahil. Modern zamanların bir düşünürü olan Alman filozof Friedrich Nietzsche’de benzer bir yolu tutmuştur Antikçağ stoacı düşünürleri gibi Nietzsche’de bizi hayata “evet” demeye ve değiştiremeyeceğimiz şeylere razı olmaya, kaderi sevmeye (amor fati) davet eder. Onun için mutluluk da mutsuzluk da hayatın bir parçasıdır; eğer dar bir çerçeve içinde değil de dolu dolu yaşamak istiyorsak, hazları ve acıları, doğumları ve ölümleri, başarıları ve başarısızlıkları aynı tutumla karşılamalıyız. Nietzsche bizi, hayatı müziği sevdiğimiz gibi sevmeye çağırır: Bir müzik eseri içimize dokunur, çünkü orada sesler ve sessizlikler, coşkun, neşeli anlar ve daha yavaş, hüzünlü anlar, hatta ahenkli geçişler ve uyumsuz kısımlar bir arada bulunur ve sürekli birbirinin yerini alır. Ecce Homo isimli eserinde yazdığı gibi, hayatı güzel kılan, işte bu karşıtlıktır: “Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence amor fati’dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, sonsuza dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğa yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez… iş onu sevmekte.” (Friedrich Nietzsche, Ecce Homo, çev. Can Alkor, İthaki Yayınları, 2003, sayfa 48)

Olumlu duygularımızı besleyerek, uyum sağlayarak, başkalarıyla bağlarımızı güçlendirerek, önümüze çıkan yeni fırsatları yakalamaya çalışarak ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri mümkün olduğunca neşeyle kabul ederek başımıza gelen olumsuzlukları ve yarattığı sonuçları olabildiğince iyi deneyimlemek bizim sorumluluğumuz. Zorluklarla baş ederken dirençli olabilmek, bizim iyileşme, uyum sağlama, büyüme, hayatı olmasını istediğimiz gibi değil olduğu gibi kabul etme ve sevme irademize ve arzumuza dayanır. Sadace bir kişi tarafından dahi koşulsuz olarak sevilirsek zorlukları yenme gücüne sahip olabiliriz. Gelgelelim içsel iyileşme sürecini tamamlamamız ancak hayatı koşulsuz sevmeyi de öğrenirsek mümkün olacaktır. O zaman mutluluğun ve neşenin dış koşullarda değil, içimizde olduğunu keşfedeceğiz. Onun, bizim eyleme ve tepki verme kapasitemizde, kendimize ve dünyaya bakma şeklimizde yattığını anlayacağız. Epiktetos’un Enkheiridion’da söylediği gibi: “İnsanları rahatsız esen şeyler değil, o şeylerle ilgili fikirleridir.” Başka bir deyişle, hayatta hissettiğimiz mutluluk, dinginlik veya tatmin olma durumu dış dünyanın her zaman rastgele gerçekleşen olaylarına değil, iç dünyamızdaki ahenge bağlıdır.

İki bin sene öncesinden hâlâ insanlığın karşılaştığı sorunlara felsefi çözüm önerileri sunan ve Eski Yunanca olan adında ki “Rehber Kitap” veya “El Kitabı” anlamını fazlasıyla hak eden Epiktetos’un Enkheiridion isimli değerli eserini bütün kitapseverlere tavsiye ediyorum.

Alıntı

Araç çubuğuna atla